A- Hazzın Yönelimi Açısından

Hazzın yönelimi açısından anal evre, kimliğin ve kişiliğin şekillendiği evredir. Bir yaşını dolduran çocuk yürüyebilecek ve konuşabilecek kadar biyolojik yapısı gelişmiş, içte nesne tasarımları dünyasını kurmuş, nesneleri seslerle etiketleyerek somut iletişimine başlamıştır. Çocuklar üzerinde özellikle Mahler'in yaptığı çalışmalarda yürümeyle birlikte çocukların annelerinden ayrımlaştığı, ayrı bir birey olma konusunda mücadele verdikleri ve dış dünyanın keşfine yönelerek farklı bir bireysel varoluşu gerçekleştirdikleri gözlemlenmiştir. Artık çocuk zihinsel olarak dikkat edebilmekte, odaklanabilmekte, nesneleri seçebilmekte, nesneler arasında bağlantı kurabilmekte, düşünebilmekte ve kısmen akıl yürütme yoluyla sonuç çıkarabilmektedir.

Kurgusal bir zeminde beş duyu ile alınan duyusal bellek uyarılarının birincil bellekte algıya dönüşmesi yani seçilmesi, çok sık kullanılan uyaranların da ikincil belleğe atılarak kişiliğe kazandırılması söz konusudur. Şöyle bir hayal edelim. Bir canlı, bir yaşında bir bebek, dışarıdan her an milyonlarca uyarıya muhataptır. Ve bu uyarılar kesilmeden ardı ardına devam etmektedir. Kulağa sesler gelmekte, göze ışık yansımaları ulaşmakta, burna kokular gelmekte, ağızda bir tat duyusu var olmakta, derinin yüzeyi her an sıcaklığı soğukluğu, ağrıyı, basıncı ve titreşimi ölçmektedir. İçimizden de tüm organların her alanında milyonlarca bilgi aynı şekilde beyne ulaşmaktadır. Bebek önce bunları birleştirmekte, anlamlandırmakta ve sınıflandırmaktadır. Kendi bireysel sınırlarını kavramış olan bebek temel güven duygusuyla nesnenin nesne olarak sürekliliğini idrak etmiş, onunla iletişim içerisine girmeye başlamıştır. İşte burada bebek için müthiş bir zorluk başlar.

Çevresindeki binlerce nesne ile nasıl iletişim kuracaktır? Sadece bir nesneyi ele alarak örnekleyelim. Odanın ortasında bir sehpa vardır. Bu sehpaya uzak mı duracak, yakın mı, bu sehpanın üzerine mi çıkacak yoksa altına mı girecek. Bu sehpayı ısıracak mı yalayacak mı veya içmeye mi çalışacak. Sehpaya eliyle mi, kafasıyla mı, yoksa ayağıyla mı dokunacak, sehpadan korkacak mı ya da onu sevecek mi yoksa ona karşı nötr mü kalacak. Sehpaya vuracak mı yoksa onu okşayacak mı? Bu fiilleri bir günlük zaman diliminin içerisinde hangi saate ne kadar süreyle ne kadar tekrarla yapacak? Eğer sehpanın üzerine bir biblo konulursa biblo bu ilişkiyi nasıl etkileyecek? Üstelik odanın içini eşya ile doldurduğunuzu ve bunun üzerine zaman faktörünün değişkenliğini ve bir de ağabey, abla ve kardeş faktörünü koyduğumuzda işin ne kadar kompleks bir hal alacağını tahmin bile edemezsiniz. Bütün dünyadaki nesneleri ve onlarla ilişkilerini düşünecek olursanız sonsuz sayıda kombinasyon ortaya çıkar ki bu da çocukta sadece şaşkınlık ve donma duygusu yaratır. Eşya, eşya olarak anlamlandırılmış olmakla birlikte onunla ilişkinin nasıl gerçekleşeceği bilinmez soru olarak karşımızda durmaktadır. İşte burada bebeğin tek çıkar yolu vardır. Sehpa ile annenin nasıl iletişim kurduğunu gözlemleyerek modelleme yapmak. O zaman iş kolaylaşacaktır. Çocuk bir evreyi daha aşmış bilinmezi bilinir hale getirmiştir. İş kolaydır, anne, sehpa veya diğer nesnelerle nasıl bir iletişim içine giriyorsa çocuk bunu modelleyecek ve kendine bir nevi yeni yollar açacaktır. Bir nesneye ulaşmanın milyonlarca yolu vardır. Ama anne o nesne ile bir şekilde iletişim kurmaktadır. Milyonlarca yoldan birisini tercih ettiğinden dolayı belirsizlik ortadan kalkmaktadır, kaosa düzen gelmektedir.

Fakat bu esnada çocuk ikinci bir problemle karşımıza çıkar. Evdeki diğer aile bireyleri nesnelerle ilişkilerinde birbirinden farklı yaklaşım tarzlarını benimsiyorlarsa, çocuk küçük ama yeni bir kaosun eşiğindedir. Birkaç yoldan hangisini tercih edecektir. Sehpa sevilecek mi, dövülecek mi yoksa nötr bir alet olarak duracak mı? İşi biraz daha karmaşık hale getirirsek anne, nesne ile iletişim içerisine girerken, nesneyi zaman zaman sevmekte zaman zaman dövmektedir. Bu kurallı ve mantıksal bir yapı içerisinde oluşuyorsa ne zaman seveceği ne zaman döveceği kurallara bağlı ise problem yoktur. Netleşme daha da berraklaşmaktadır. Ama annenin nesne ilişkisinde kuralsız bir şekilde ne zaman seveceğini ve ne zaman kızacağını bilmiyorsak çocuk borderline  bir krize düşmektedir.

Buraya kadar her şeyin normal gittiğini varsayalım, bütün bunların farkına varan ve sorunsuz bir aile ortamında nesne ile sağlıklı ilişkiye giren bir bebek var olduğunu düşünelim. Burada insanoğlunun en büyük açılımı gerçekleşir. İnsanoğlu otomatizmadan çıkmakta nesne ile iletişim kurma ya da kurmama kararını verecek olan irade dediğimiz bir kavramla karşılaşmaktadır. Bu bebeğin tanımadığı bir şey olup insan olarak varoluşun ilk çekirdeğidir. Böyle bir yetisinin var olduğunu fark etmek bebeği şaşırtmaktadır. Eylemin yaratıcısı olduğunu bilmek kadar onu hem hoşnut eden hem de ürküten başka bir şey yoktur. Artık anne veya ebeveyni model alarak eşya ile ilişkinin yollarını öğrenmiştir ve eşya ile ilişkiye girmeme, girecekse hangi tür ilişkiye gireceğinin kararını bebeğin kendisi vermektedir. Burada çocuk ambivalansın tam ortasındadır: Yapmak veya yapmamak. İkisi de yaratmaktır. Yapmayı da yapmamayı da kendisi tercih edecektir. İkisi de güzel ve kıymetlidir. Yaptığı zaman yapmanın gururunu duyarken, yapmama edimini gerçekleştiremediği için onun üzüntüsünü yaşayacaktır. Yapmama tercihinde bulunduğu zaman yapmamanın getirmiş olduğu eylemin yaratıcılığını hissedecek, diğer yandan yapabileceği şeyleri kaçırmanın hüznünü yaşayacaktır. Yıllar boyu bunun ayak izlerini ruhumuzun derinliklerinde hep hissedeceğiz. Bir karar verirken neler kaçırdığımızı düşünerek, karardan vazgeçerken de neler yapmadığımızı düşünerek�

Bu aşamada bebek insan olmuştur. Bu noktadan itibaren kendi kararlarını kendi vererek geleceğini tayin etmekte ve hayatının sorumluğuna sahip olmaktadır. Çocuk birey olmanın heyecanıyla biran önce bağımsızlığını ilan ederek ayrı bir birey olma gayreti peşinde koşar. Anne bu bağımsızlığı destekler ve uzaktan bakarak takip ederse gelişim çizgisi olumlu yönde devam eder.

Bütün ruhsal hadiselerde olduğu gibi olaya birçok bakış açısıyla yaklaşmak gerekir. Bebek ayrılmayı düşünürken, anne neler hissetmektedir. Anne kendisinden bir parça kopmasını istememektedir. Kendi uzantısının ondan ayrılması onun canını yakmaktadır. Anne kendi vücudu üzerinde nasıl mutlak bir hâkimiyete sahip ve bundan gurur duyuyor ve bunu doğal kabul ediyorsa kendi bebeğinin üzerinde hâkimiyet hissetmesi ve onu kontrol etmek istemesi de aynı doğallıktadır. Ama bu bebeğin gelişim sürecine aykırı bir şeydir. Bebek anneden ayrılmakta, ayrılmak istemekte ve ayrı bir birey olarak var olmanın peşinde koşmaktadır. Anne ile bir iktidar mücadelesi başlar, çocuk gücü yettikçe iktidarını korumaya, anne de ona müdahale etmeye çalışmaktadır. Ayrıldığını hissedip anneye sözünü geçirdiğini hissettikçe haz kavramı doruklara ulaşmakta ve varoluşun mutluluğunu yaşamaktadır. Annenin iktidarı kırılıp bebeğin iktidarı geliştikçe anne bir taraftan hüzün duymakta diğer taraftan bebeğin büyüyüp gelişimini seyrettikçe mutlu olmaktadır.
Çocuğun 'bırak ben kendim yerim, bırak elbisemi kendim giyerim, ben kendim yürürüm' şeklindeki ben merkezli yaşam anlayışına anne zaman zaman müdahale eder, çocuğun fiziksel kapasitesinin sınırlılığını ve iradesinin mutlak olmadığını ona gösterir ve ispat eder. Anne izin vermediği müddetçe, özgür iradesinin istediği eylemleri gerçekleştirmesi mümkün değildir. Çocuk burada bir acizlik içine düşer, yeni bulduğu ve keşfettiği birey olma duygusu bu şekilde ağır bir darbe almıştır. Anne veya ebeveyn her zaman güçlü ve üsttedirler. Eliyle büfedeki bibloya uzanmaya çalışan çocuk onu almaya gayret etmektedir. Tam ulaşacağı esnada anne bibloyu alıp bir üst rafa koyar. Çocuk orada fiziksel sınırlılığının ve yetmezliğinin ve annenin iktidarının gücünün farkına varmaktadır. Çaresizlik duygusuyla öfkelenmekte kızmakta ağlamakta etrafı tekmelemektedir. Dürtü hedefine ulaşamamış ve haz kaybedilmiştir.

Tam bu esnada çocuk mutlak iktidarı yakalar? Nasıl mı? Bir gün annesi gelir. Çocuğa tuvalet alışkanlıklarını öğretmek amacıyla onu tuvalete götürerek kakasını ve çişini büyükler gibi artık oraya yapması gereğinin vaktinin geldiğini sevecen bir dille söyler. Bu ciddiyet karşısında çocuk sanki şaşırmıştır. Hiçbir konuda muhatap alınmayan çocuk ilk defa bu şekilde ciddiye alındığını fark etmiştir. Anne ile iktidar paylaşımında fiziksel gücünün elverdiği oranda iktidar alanını koruyan bebek burada da iktidarını korumaya karar vermiştir. Annesinin taleplerine karşı ne kadar direnirse o kadar bireysel varoluşun hazzını yaşayacaktır. Ama bunun da bir sınırının olduğunu daha önceki tecrübelerden bilmektedir. Biblo ile oynarken biblosu elinden alınmıştır, kirli kazağını çıkarmak istemediğinde zorla çıkarılmıştır, kirli topun yatak odasına bırakılmasına müsaade edilmemiştir. Bugün ise anne, çişini ve kakasını tuvalete yapmasını istemektedir. Çocuk burada direnmelidir. İktidarını korumalıdır. Ne kadar çok koruyabilirse o kadar var olacak ve o kadar birey olduğunu hissedecektir. Annesinin sözüne karşı gelir, çişini ve kakasını bırakmaz. Ve süreci beklemeye koyulur. Bibloda, elbisede ve topta olduğu gibi anne müdahale ederek kakasını ondan alacak ve tuvalete annesi bırakacaktır.

Ama hikâye böle gelişmez. Annenin kendi içindeki çiş ve kakasını bir biblo gibi alamadığını fark eder. Devasa ve mutlak iktidar sahibi olan anne acziyet içerisine düşmüş ve çocuğun kararına mahkûm olmuştur. O ne zaman isterse çişini ve kakasını kendisi verecektir. İlk defa mutlak güç ve iktidarın hazzı çocuğa geçmiştir: Anneyi bekletme ve istediği zaman ve şartlarda çişi ve kakayı verme. Çişi bırakmak ve tutmak ya da kakayı bırakmak ve tutmak yoluyla yaratıcı gücünü hissetmenin zevkini yaşamaktadır. Bu nedenle ilgi odağı ağızdan, oral tatminden anal bölgeye ve anal tatmine kaymıştır. Burada hazzın iki ekstrem şekli vardır. Birincisi bırakma ve tutma edimlerini yapabilme gücüne ulaşmak, diğer taraftan anneyi kendisinin kararına mahkûm etmek.

Bu evrede haz çocuğun iradesini ve özerkliğini kullanma yetisi üzerine odaklanmaktadır. Anne ile kıyasıya süren bu iktidar mücadelesinde annenin veya ebeveynlerin çocuğa yaklaşım tarzı çocuğun kişiliğini belirleyecektir. Bizim toplumumuzda annelerin çocukları karşısında yumuşak karınları mevcuttur. Çocuklar bunu çok iyi değerlendirir. Mutlak iktidarın elde edildiği alan sadece tuvalet alışkanlıkları olmayıp, yemek yeme ve uykuya yatma fiilleri de çocuk için bir meydan muharebesine dönüştürülebilir. Yeme konusunda çocuğun üzerine aşırı düşen bir anne farkında olmadan iktidar alanını çocuğuna kaptırmaktadır.

Fiziksel bir ihtiyaç olması bakımından acıktığında çocuk yemek yemek için yoğun taleplerde bulunacaktır. Ama anne çocuğa yemek yedirmek için aşırı bir gayretkeşliğe düşer ve bunun kendisi için çok önemli olduğu duygusunu çocuğa hissettirirse çocuk ağız girişinde bir gümrük bölgesi oluşturacaktır. Annenin iktidarının sınırlandığı, bir kaşık çorbanın içilmesi için pazarlıkların yapıldığı ve çocuğun mutlak iktidarının temin edildiği bir zemin yaratılmıştır. Aynı şey çocuğun uykuya yatırılması konusunda da geçerlidir. Zaman zaman çocuk ebeveynlerin açmazda olduğu dönemleri (misafirlerin gelmesi, kalabalık bir market ortamı vb.) keşfederek mutlak istek ve iktidarını bu zamanlarda gerçekleştirir. Aile de bunu pekiştirerek aynı acziyeti gösterir. Buralarda çocuk için hazzın yakalandığı, ebeveynlerin kendine mahkûm kılındığı ender dönemlerden biridir. Muhtemelen temel haz kaynağı elde edilmek istenen obje değil, anne ve babanın mutlak iktidarının kırıldığını gözlemlemek ve bireysel varoluşunu gerçekleştirmektir. Ebeveyn ile girişilen bu iktidar mücadelesinde çocuk hazzını yaşamaya çalışır; haz temel olarak anal bölgenin fonksiyonları üzerindedir ve her alanda yansımaları vardır.

B- Psiko-toplumsal Açıdan

Psikotoplumsal açıdan bu evre ya özerkliğin sağlandığı ya da kaybedildiği bir evredir. Ya insan varoluşunu gerçekleştirecek ve bağımsız bir birey olacak ya da kuralların karşısında köle olacaktır. Yukarıdaki sehpa örneğimizde olduğu gibi. Sehpa ile muhtelif şekillerde iletişim kurulabilir. Bunu bir başka örnek ile açıklayacak olursak, İstanbul'dan İzmir'e çeşitli yollarla gidilebilir. Bu yollar bir nolu karayolu, 2 nolu karayolu, demiryolu, hava ulaşımı, deniz yolu, otomobil, bisiklet, yürüyerek veya elinde bir harita ve güzergâh olmadan yalnız başına rasgele gidiş. Yalnız başına eşya ile iletişim kurma, kaosu ve belirsizliği getirir ki bununla yaşamak mümkün değildir. İstanbul'dan İzmir'e giderken yollardan biri seçilecektir ki bu yollar insanların kişilik örgütlenmesidir. Kişilik örgütlenmesi demek nesne ile devamlı ve tutarlı bir ilişki örgütlenmesidir. Kişilikler çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir.
Bu kişilik örgütlenmeleri  DSM-4'te (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) üç kümede toparlanmıştır. A kümesinde paranoid, şizoid , şizotipal; B kümesinde antisosyal, narsistik, borderline  (sınırda), histrionik; C kümesinde bağımlı, çekingen, obsessif kompulsif ve miks tip. Bunların dışında da normal kişilik örgütlenmesi söz konusu edilmektedir. Buna ilaveten daha önceki sınıflandırmalarda mevcut olan iki kişilik örgütlenmesi daha vardır ki buna da toplumumuzda sıkça rastlanmaktadır. Bu iki kişilik örgütlenmesi pasif agresif tip ile self-defeting  (kendini heder ve kurban eden) kişilik. Bu kişilik örgütlenmeleri bakıcılarla çocuk arasındaki iktidar mücadelesinin sıfırdan yüze ulaşan spektrumunda herhangi bir yerde sınırların belirlenmesiyle ilintilidir. Yelpazenin en başına narsistik kişilik örgütlenmesini, diğer başına da obsesif  kompulsif yapıyı koyabiliriz. Narsist yapı kakasını, istediği zaman istediği yere, istediği şekilde yapan çocuğu simgelerken, obsessif kompulsif yapı spektrumun diğer ucunda kakasını nerede, nasıl ve ne şekilde ne kadar yapacağını kurallarıyla yapan kimliği simgeler.

Ebeveyn çocuğun birey olma özlemlerini destekleyip realitenin acı gerçeklerini de bir taraftan gösteriyorsa bu, özgür, özerk ve bağımsız bir kimliği oluşturur. Çocuk bu kimliği oluştururken iki güzergâhta çalışır. Bunların ilki, anne-babayı modelleyerek nesne ile iletişimin yolunu öğrenir. Anne-baba  özerk ve saygın kişilikleri haiz ise çocuk bunu modelleyerek nesne ile sağlıklı ilişki içine girer. İkinci alanda, anne ve babayla iktidarı paylaşırken kendi iktidar alanına saygı duyulması ve tercihlerine önem verilmesi ama realitenin sınırlarının zorlanmaması şeklindeki bir eğitim modeli çocuğun sağlıklı kimliğinin daha da pekişmesini temin eder. Çocuk ne narsist ne de obsesif  yapıya kayar. Çocuğun bağımsızlık arayışı, bir takım girişim ve kararları aile tarafından ketlenirse çocuk yaptığı eylemlerden hep kuşku duyar. Daha sonraki hayatında bu kuşkunun izlerini hep görürüz. Bağımsız olarak verdiği her karardan kuşku duyarak başkalarından onay alma ihtiyacı hisseden bireyler görürüz. Veya bu dönemde çocuğun ortaya koyduğu bağımsız eylemler ve acemi teşebbüsler aile tarafından alay konusu edilirse çocuk içinde utanç çekirdeğini geliştirir. Daha sonraki dönemlerde toplum içerisindeki yapacağı her eylemden sonra alay edileceği endişesi duyan, utanç çekirdekli bir kimlik meydana getirir Toplum içinde yaptığı her türlü eylemden utanır, korkar, ürker ve çekinir. İşte, bağımlı, çekimser ve sosyal fobik yapının kaynağı budur .

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ - Bütüncül Psikoterapi