Psikoterapi

Psikoterapi, daha olgun ve uygun bir ruhsal denge sağlamak amacı doğrultusunda zihinsel ve duygusal bozukluk gösteren kişilerle düşünce ve duygu alışverişi kurularak yürütülen bir tedavi bilim ve sanatıdır. Patologlar dışında tüm hekimler az ya da çok başarı ve beceri ile belirli bir dereceye kadar psikoterapi yaparlar. Çok genel bir başlık altında söylemek gerekirse, duygusal çatışmaları çözümleyen, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri, çökkünlükleri azaltan, ruhsal uyum düzeyini artıran, kişiler arası ilişkileri daha olgunlaştıran tüm teknik ve yöntemlere “psikoterapi” diyebiliriz.

Bireysel yaşam koşullarında toplumsal çevresiyle belirgin bir uyumsuzluğa düşen ve kendini gerçekleştirmede başarısızlığa uğrayan kişilerin psikoterapiye ihtiyacı olduğu söylenebilir. Psikoterapiye başvuran kişinin sorunları ele alınırken dış dünyaya ilişkin çevresel koşulları olduğu kadar, başvuranın kişilik yapısı ve işleyişi de göz önünde tutulmaktadır.

Ruhsal dengedeki aksama ve çevreye uyumdaki bozulmalar hafif nevrotik düzeydeki reaksiyonlardan, kişinin gerçeği değerlendirmesini bozan ciddi psikotik durumlara kadar değişik şiddet ve yoğunlukta olabilir. Kişideki benlik (ego) yetersizliği şiddetli ve eylemleri kendisine ve çevresine zarar verebilecek nitelikte ise hastaneye yatırarak tedavi olanakları denenmektedir. Ruhsal güçlerdeki yetersizlik hafif ise, kişiyi kendi doğal toplumsal çevresi içinde ve günlük yaşam koşulları altında tedavi etmek uygun olmaktadır.

Kimi insanlar kişilik gelişmeleri sırasında yaşadıkları ciddi yoksunluklar ya da engellenmeler sonucu oldukça yetersiz bir kişilik yapısı ve benlik gücüne sahip olabilirler. Bu tür insanlar görece hafif sayılabilecek çevre sorunlarından dolayı bir dizi ruhsal işlev bozuklukları gösterebilirler. Bu insanların çoğunda sıradan, gündelik sorunlar bile psikoz ya da daha hafif biçimiyle nevrotik bozukluklara neden olabilir.

Buna karşılık benlik güçleri daha gelişmiş olgun kişiler ise daha ciddi ve yoğun çevre baskılarına ve nesne kayıplarına bir benlik çözülmesine uğramadan karşı koyabilirler. Örneğin, savaş koşullarında birçok insanda daha ilk günlerden itibaren ruhsal işlevlerle ilgili bozulmaların başladığı görülür. Ancak savaş koşulları uzadığı takdirde en olgun ve dayanıklı kişilerin de kişiliklerinin çözülmeye başlaması doğaldır.

Gerçekten iyi bütünlenmiş olgun bir kişiliğin kaldırabileceği çevre streslerinin yoğunluğu insanı hayrete düşürecek derecede çeşitli olmakla birlikte, günümüz dünyasında bu stres türlerinin gittikçe artmakta olduğu da söylenebilir. Gündelik yaşam da içinde olmak üzere, genel yaşam gittikçe karmaşıklaşmakta ve bireyden her gün yeni ve farklı uyum çabaları beklemektedir. Sürekli savaş tehdidinden doğan güvensizlik, toplumsal ve ekonomik rekabetin getirdiği baskılar, tüm dünyada başarıya verilen önem ve değerin giderek artması gibi birçok yaşam gerçeği, ruhsal dengemiz üzerine artan bir yük olarak binmektedir.

Bazı geleneksel küçük insan toplulukları dışında tüm dünyada, değişik ölçeklerde ve şiddette yaşam biçimleri hızlı bir biçimde değişmektedir. Dengeli ve görece sabit bir uyum için kişiliğin esnekliği kaçınılmaz bir etken olarak belirmektedir. İçsel çatışmalarla engellenen bireyler, karşılaştıkları zorluklara karşı koymada kendilerini yetersiz ve güçsüz görmekte ve uyumları giderek bozulmaktadır.

Bu uyum bozukluklarının belirtileri arasında, psikiyatrik dille konuşmak gerekirse, fobileri, obsesyon ve kompulsiyonları, anksiyete gibi nevrotik düzeydeki belirtileri sayabiliriz. Ayrıca, alkolizm ve uyuşturucu madde bağımlılıkları, suça yönelik eylemler ve şiddet, cinsel sapkınlıklar gibi kişilik bozukluğu belirtileri de görülebilir. Bunların yanı sıra, boşalması engellenmiş duygusal uyarılmalar zamanla bedensel işlevlerde değişik bozukluklar yaratarak bugün “psikosomatik hastalıklar” adını verdiğimiz rahatsızlıkların doğmasına yol açabilmektedir. Kimi bireylerde bütün bu yaşam olayları öylesine derin bir bunalım kaynağı olabilmektedir ki bu kişiler gerçekler dünyasından kopup, psikozlarda olduğu gibi, kendi bireysel fantezi dünyalarında yaşamayı tek çare olarak görebilmektedirler.

İşte bütün bu rahatsızlıklar psikiyatrinin uygulama alanına girer ve psikoterapi bu rahatsızlıklar yüzünden acı çeken kişilere yardımı amaçlar. Rahatsızlık nedeniyle başvuran kişiyi ele alan terapistin dikkatini yoğunlaştıracağı başlıca nokta, kural olarak bireyin iç sorunlarıdır. Gerçi bazı hastalar çevresel koşulların yeniden düzenlenmesi ile rahatsızlık belirtilerinde belirgin bir düzelme yaşayabilirler ancak bunların sayısı oldukça sınırlıdır. Örneğin, işsizlikten ve artan borçlardan huzuru kaçan bir kişiye iş bulmak, onun uykusunu düzeltebilir ama bu kişinin işten ayrılması, kendi içsel sorunlarından dolayı amirleri ve iş arkadaşları ile sürekli tartışmalarından ötürü gerçekleşmişse yeni bir iş bulmuş olmak sürekli bir rahatlama sağlamaya yetmeyebilecektir.

Psikoterapiye ihtiyacı olanlar, çocukluk yıllarının yaşantılarından dolayı kişilik gelişimlerinde birçok aksaklık taşıyan ve erişkinliklerinde bile içlerinde hâlâ çocukça izler barındıran kişiler olarak dikkat çekmektedirler. Örneğin, kişi, anne-babaya ve otoriteye çocukça bağımlılığını erişkinlikte de sürdürüyor ve bu nedenle erişkinlerin dünyasını zor ve katlanılması acı veren bir yaşam olarak görüyor olabilir.

Bu bağımlılık ihtiyacını açıkça gören ve kabullenebilen bir kişi, karısı ve patronu ile bağımlı ilişkiler kurarak bu çocukluk ihtiyaçlarını giderebilir. Buna karşılık kimisi de varolan bağımlılık ihtiyacını kendisine bile itiraf etmek istemeyebilir ve bu ihtiyacını inkâr etmek için başlıca özelliği aşırı bağımsızlık olan bir karakter geliştirebilir. Bununla beraber, doyurulmamış içsel bağımlılık ihtiyacının yaratacağı gerginlik, sindirim sisteminin işlevlerini aksatarak bir mide ülserinin oluşumuna yol açabilir. Hekim, hastasının bu iç ihtiyaçlarının ve çatışmalarının ne kadar farkında olursa ona yardım olanağı da o kadar artar.

Psikoterapötik duruma uygulanabilecek bazı genel ilkeler vardır. Her şeyden önce psikoterapi (grup tedavisi hariç) iki kişi arasında bir özel ilişkidir. Hasta, danışan ya da daha geniş anlamda söylersek psikoterapiye ihtiyaç duyan kişi, psikoterapiste daha olgun bir kişilik örgütlenmesine ulaşmak ve kendi kendisini daha iyi anlayabilmek için gelmiştir ve terapistten beklediği iki şey vardır:

  1. Başvuranın kişiliğinin dinamik örgütlenmesini ve yapısını iyi değerlendirebilmesi.
  2. Bu bilgi ve değerlendirmeyi başvuranın anlayabileceği ve yararlanabileceği bir tarzda ona aktarabilmesi.

Ne yazık ki psikoterapiye başvuran kişilerin davranış örüntülerinin onlara sadece entelektüel bir biçimde aktarılması ve açıklanması, o kişide herhangi bir değişiklik yaratmamaktadır. Bu bilgilerin kalıcı bir etkisinin ve değerinin olabilmesi için danışan tarafından duygusal düzeyde anlaşılıp yaşanması gerekir.

Psikoterapinin en büyük çelişkilerinden biri, yardım görmeye gelen, hatta bunu elde etmek için belirli bir maddi fedakarlıkta bulunan kişinin, bilinçdışı savunmalarının devreye girmesi ile bu yardım görme olgusunu (olanağını) aksatması, yavaşlatması, hatta kimi durumda engellemesi durumudur.

Kaynak: Psikoterapiler, Prof.Dr. Cengiz GÜLEÇ


Psikoterapiler

“Bu kitapta amacım ruh sağlığı alanında çalışanlara psikoterapi yaklaşımlarını kuşbakışı bir biçimde tanıtmaktır. Uygulama ve kuram açısından sağlam ve tutarlı bir çatıya sahip olan psikanaliz kitapta ağırlıklı bir yer tutmaktadır. Psikanalizden kök alarak bağımsız bir yaklaşım olarak gelişen Geştalt terapi, transaksiyonel tera­pi, varoluşçu terapi, grup terapileri, aile ve evlilik terapileri, cinsel işlev bozukluklarında psikoterapi, meditasyon ve psikoterapi ilişkisi hakkında tanıtıcı bilgilerin yanı sıra, kültür, kişilik ve psikoterapiler konusunda eleştirel değerlendirmelerime de yer verdim.”

Prof. Dr. Cengiz GÜLEÇ